Şair Matthias Göritz ile Röportaj

Ben ve editörlerimizden Nur Güzeldere film çekmememizi gerektiren, film dersinden bir projede yer aldık. Bu sebeple 23 Aralık’ta Balat’taydık. Her gruba biri Gonca Özmen’in, diğeri Matthias Görtiz’in olmak üzere iki şiir verildi ve bu şiirlerden yola çıkarak bir film çekmemiz gerekiyordu. Gonca Özmen sayesinde proje boyunca ve öncesinde öğrenciler olarak katıldığımız buluşmada Matthias Göritz de bizimleydi.

Tüm bu süreç boyunca Nur ve benim aklımda başka bir konu daha vardı. Matthias Göritz’den 9 Dergisi’nde bahsetmeliydik! Sonunda bir sanatçı olarak fikirlerini en iyi yansıtacağını düşündüğümüz yol olarak röportaj yapmaya karar verdik. İşte Matthias Göritz ile bir röportaj:

Matthias Göritz

Hayatınızı şiir açısından nasıl tarif edersiniz?

Hayatımın hemen hemen en başından beri en azından şiir ve edebiyatla ilgilenen biriydim. Küçükken annem ve babam bana hikayeler anlatır ve büyükannem Binbir Gece Masalları‘ndan bölümler okurdu. Babam Odysseia ve İlyada‘dan ezbere bölümler okurdu çünkü yoksul bir çocuk olarak büyümüştü ve kitaplar onun için itici bir güçtü ve bunu bana da aşılamak istedi. Hatırladığım en eski anılarımdan biri ben çim biçme makinesinin üzerinde otururken babamın Akhilleus‘un ve eski zamanların aşk hikayelerini anlatmasıdır. Sanırım henüz kendi başıma okuma yazmayı öğrenmemişken aklımda şiirler yazmaya ve hikayeler anlatmaya başlamıştım. Yani en başlarda okumaya başladığımda hikayeler yaratıyordum. Şiir olmadan bir yaşamım olmadığı için şiirin hayatımda eksikliğini hayal bile edemiyorum.

 

Sizce şiir bir filmin yorumlanmasını nasıl etkiler?

Şiir düz anlatım olarak görülemeyeceği için görsel dil ve şiir dilinin ortak bir yönleri olduğunu düşünüyorum. Şiir melezdir, resime benzer. Baştan sona doğru imgeler parça parça hikayeler oluşturarak ilerler. Okurun anlamak için bazen daha yakından bazense daha uzaktan bakması gerekir. Hareketli bir resimdir, filmlerde hareketli resimler anlamına gelir. Sahnelerin birbiri üzerine zarif bir şekilde oturtulması ile karışıklık yaratır. İzleyici sürekli “Neye bakıyorum? Bu bende hangi hisleri uyandırıyor? Müzik nasıl? Aslında ne düşünüyorum?” düşüncelerini aklından geçirir. Sonra diğer sahneye geçilir, bu da biraz şiirin tutkusu gibidir. İkisi de birbirlerine ilham verdiler. Filmin şiire katkısı büyüktü ama bence şiirin filme katkısı daha da büyüktü. Özellikle deneysel filmler şiire benzedikleri kadar romana, kısa hikayelere veya filmlerin klasik anlatımına benzemez. Bir film boyunca var olan son derece net karakter gelişimi, düğümler ve sondaki çözüm son yüz yirmi yıl boyunca aşina olduğumuz bir durum. Artık biraz sıkıcı. Bence film yapımının geleceği de sahnelerin, dilin, müzik ve seslerin şiirsel kullanımında, izleyicinin iç dünyasını dürtmekte yatıyor. Müzik videoları bunu uzunca bir süre başardı, şimdi aynı şeyi filmlerde görmek heyecan verici olacak. Bu sayede şiir yeni okuyucular, görsel sanatlar yeni izleyiciler kazancak mı? Belki sinemanın klasik alatımını değiştirmek bile mümkündür. Yeni sinemacılar belki karakter ve işlerdikleri konularda biraz daha rahatsız edici daha cesur olurlar. Umarım sinema hiçbir zaman yok olmayacak bir sanat olarak kalır ve kendini yeniler, bunun için anahtarın şiir olduğunu düşünüyorum.

 

Röportaj sırasında Matthias Göritz.

Nereden ilham alıyorsunuz?

Çok zor bir soru. İlhamın ne zaman nereden geleceğini asla bilemiyorsun ancak burada, İstanbul‘da yaşamamın etkili olduğunu söyleyebilirim. 2015’te burada beş yıl beş ay kalmak için izin aldım, sonrasında her yıl bir iki ay gelip İstanbul’da zaman geçirdim çünkü ilham tarafından değil ama üzerine araştırma yapmak istediğim bir hikaye tarafından büyülenmiştim. Yazdığım yeni kitap Türkiye’de 1930’lardaki, dilin yenilenmesi ve Alman göçüyle ilgili. 1935’ten beri pek çok Alman mimar, filozof, dilbilimci ve yazar üniversitelerdeki yenilikte yer almaları için davet edilmişti. Mesela İstanbul Üniversitesi’nde zamanın en ünlü yazar ve edebiyat eleştirmeni Erich Auerbach vardı.  Erich Auerbach gibi pek çok diğer Alman Yahudi ve Alman solcu göçmenler de Türkiye’de yeni bir yuva bulmuş ve Türk entellektüellerle yakın çalışma ile yeni bir Türkiye yaratılmasına yardımcı olmuştur. Bu beni çok etkiledi ve İstanbul’a tutku duymama sebep oldu. Beni en çok etkileyen, Türk olarak doğmadığında hiçbir zaman bir Türk olamasan da bir İstanbullu olabilmen. New York ve Venedik gibi, insanın çok katmanlı, farklılıkları olan bir yerde kendsini bulmasını daha iyi bir dünya inşa etmeye katkıda bulunmasını sağlıyor.

Balat’taki film dersi projesinden

Alman edebiyatı Türk edebiyatından nasıl farklı?

Oldukça ciddi bir soru. 2015’ten beri Türkiye’de yaşamama rağmen bu soruya tam olarak bir yanıt veremem. Şunu söyleyebilirim ki Türkiye’de daha lirik bir şiir anlayışı var. Şiirler duygular üzerine kurulu ve bu duygularla ilgili imgeler var. Bu bakımdan Alman şiirleri daha melez, konseptler üzerinde olmaya ve dil oyunları içermeye yatkın. Buna rağmen Türkiye’de de sürekli bir değişim hakim. Nilay Özer gibi Birleşik Devletler’den, Almanya’dan, John Ashbery‘den esinlenmiş şairler veya Efe Duyan gibi Nazım Hikmet ve Bertolt Brecht‘ten gelen sosyal yönden esinlenmiş şairler var. Bu sosyal yön Almanya’da bu kadar aşikar değil. Romanlar açısından Orhan Pamuk‘un Almanya’da etkili olduğunu söyleyebilirim, insanlar Türkiye hakkındaki açık romanlarına ilgi duydular. Bunun etkili olmasının sebebi bizde de Thomas Mann‘ın örnek gösterilebileceği bir yandan sosyal duruma hitap eden aileyi ele alan romanların olması. Bunun çok benzer olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında soruyu cevaplamak için bir Türk edebiyatı okuru olarak daha çok uzun süreye ihtiyacım var. Sadece çeviri okuyabildiğim için çevrilenin ne olduğu da oldukça etkili olyor. Gelecek yıllar için iki ülkenin edebiyatlarının etkileşimi, üzerlerine tartışmak ve yorumlar yapma çok heyecanlı olacak.

Balat’taki film dersi projesindden

Yaşadığınız yerler deneyimlerinize bakış açınızı nasıl etkiledi?

Hayatımdaki en önemli zaman 1994’tü. Çok yorulmuştum ve bazı sıkıntılar yaşamıştım. Bir araya ihtiyacım olduğuna karar verdim ve elimde bulunan tüm parayı alıp Rusya’ya gittim, çünkü 19. yüzyılda yaşamış Rus bir şaire aşık oluyordum, adı Mikhail Lermontov’du. Puşkin’in rakibi ve aynı zamanda mirasçısıydı ve çok genç bir yaşta ölmüştü. Onun şiirlerini çevirmek istiyordum, bu sebeple Rusya’ya gitmem ve zaman ayırıp dili öğrenmem gerektiğini hissettim. Moskova o zamanlar yaşaması çok enteresan bir yerdi, açık ve sürekli değişen bir yerdi ancak ben bunu bile Rusça söylemeyi bilmiyordum. Bu uzak dünya ve onu tanımlayabildiğim kelimeler sınırsızdı. Bunun şiirlerimde çok etkili olduğunu düşünüyorum. O zamanlar çok şiir yazdım ve çok şanslıydım ki bu şiirler büyük bir Alman şiir ödülü kazandılar. Kariyerimin başlangıcı bu şekilde oldu. Ödül kazandığım için değil, ki bu da sonrasında çalışmalarımı yayınlamamı kolaylaştırmıştı, ama yazılarımın özü olduğu için. Yazılarım bir yerin, bir dilin keşfedilmesi ve bir şiirdeki tüm duyguların yeniden yaratılması.

Matthias Göritz’le vakit geçirmiş olmaktan çok memnunuz. Matthias Göritz’e ve bu proje ve röportajı mümkün kılan Gonca Özmen’e teşekkür ederiz!